“Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet, bir nimeti yerine koymaktır, her su isteyen tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi, yerinde kullanmamak, lâyık olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.” Demiş Rumi. Adalet, “yapılması gerekeni yapmak” adı altında yapılan zulme göz yummamaktır bir bakıma. Çünkü, yapılan iş için çıkılan yolda niyet de büyük önem taşır. Haklıyı haksızdan ayırmak, ölçülüğü korumak, hak edene hakkından az ya da çok vermekten kaçınmak adaletin kapsamı altındadır. Adaleti birkaç kural dizisi olarak görmek doğru değildir. Kelimenin tam anlamıyla özümsenmeli ve gerektiği yerde “adil davranıyor muyum, bana yapılan adil mi?” şeklindeki sorgulamalardan çekinilmemelidir.

Adalet, özellikle iş dünyası gibi rekabetin had safhada olduğu ortamlarda düzen ve güvenin sağlanması açısından korunması gereken erdemlerin başında gelir. İşletmenin boyutuna bakılmaksızın yöneticiler, yönetilenlerin adil şartlara tabii tutulduğundan emin olmalıdır ve nepotizm gibi ayrıştırıcı uygulamalara yer vermemelidirler.

Peki adalet göstergeleri nelerdir? Devletin koyduğu hukuk kanunları toplum içi güven ve huzuru sağlamaya dayalıyken kurumlar da iç denge ve güveni korumak için kendi ilke ve kurallarını oluştururlar. Bulunduğumuz ortama göre bu göstergeler birbirinden farklı şekiller alabilirler fakat altlarında yatan istek her zaman aynıdır: güven, ölçü ve memnuniyeti korumak. İş hayatındaki göstergeler ise çalışanların memnuniyeti, karşılıklı güven ortamı oluşması ve kuralları uygulama aşamasında özel muameleden kaçınılmasıdır. Olay ve olgulara tek bir bakış açısıyla yaklaşmak, empati kuramamak adil olabilmenin önündeki en büyük engellerdendir. Bu durumda yöneticilere, duygusal farkındalık kazanıp kendilerinin ve etrafındakilerin duygularını anlayarak harekete geçme konusunda büyük görev düşmektedir.

Adalet, yöneticilerin ve karar vericilerin tekelinde olan bir nitelik değildir. Kendi hayatımızda olduğu kadar içinde bulunduğumuz ortamlarda yönetilen de olsak adaleti sağlamaktan yükümlüyüz. Yöneticilerin adaletsiz davrandığını anladığımız anlarda susup durumu kabullenmemeliyiz. Bilakis bize verilen haklar ve özgürlükler çerçevesinde haklı bulduğumuzu savunmak, haksız bulduğumuzu eleştirmek ve en önemlisi hiçbir adaletsizliğe sessiz kalmamak bu konuda atabileceğimiz en önemli adımdır.

İş dünyasında yöneticiler ve yönetilenler için de bu durum farksızdır. Çalışanlar ve işverenler arasında güven sağlanması ve sağlıklı bir iş ortamı oluşturulması açısından adaleti korumak büyük önem taşır. Karar verilme sürecinin her basamağında adil olunup olunmadığını sorgulanmalıdır: kararlar alınırken, uygulanırken ve denetlenirken sürekli bir değerlendirme aşamasından geçmelidir. İş bölümünün adil yapılması, yaptığı iş sonrası çalışana hak ettiği maddi ve/veya manevi teşviğin sağlanması, sorumlulukların çalışanın gereksinim ve kişisel becerileri göz önünde bulundurularak paylaştırılması önemlidir. Elimizde yazılı bir “adalet listesi” olmasa ve biz bu listenin “checkbox”larını her gün doldurmak zorunda olmasak bile erdemlerimizi rekabetçi iş ortamları gibi zorlayıcı durumlarda bile korumada mutlaka özen göstermeliyiz. Ne de olsa insanı insan yapan bu gibi zorlu durumlarda insani değerlerine sahip çıkıp iradesini koruyabilmesidir.

Şirketler ve yöneticiler, çalışanlarına adil bir çalışma ortamı sunmalıdır. Kültürel arka plan, cinsiyet, kıdem gibi etiketlere bakılmaksızın bütün çalışanlara eşit fırsatlar sunulmalı ve ayrım yapılmamalıdır. Aynı iş unvanı altında ve aynı iş yükünü üstlenen kadın çalışanlara, erkek çalışanlardan az maaş verilmesi günümüzde de halen rastladığımız iş hayatında yaşanan adaletsizliklerin en önemli örneklerinden biridir.

Bu gibi adaletsizliklere sessiz kalmamak da bizim sorumluluğumuzdadır çünkü bu sadece kurum özelinde yapılan bir adaletsizlik değil, insanlık genelinde aşmamız gereken bir sorundur. Cinsiyet, din, dil, ırk gibi özellikler iş hayatı dahil olmak üzere hayatın hiçbir alanında dışlanmaya sürükleyici etken olmamalı ve fırsat eşitliğinin önüne geçmemelidir. Zira her türlü ayrımcılık yasalara aykırıdır ve iş ortamında bu tür ayrımcılıklara fırsat verilmemelidir. İşletmenin boyutu ne olursa olsun bir iş etiği politikası izlenmeli ve bu politikanın ihlal edilip adil davranılmadığı anlaşıldığı halde derhal konu şirket yöneticileriyle paylaşılmalıdır. Çünkü adalet, yönetici veya yönetilen farketmeksizin hiçbir insanın feragat edemeyeceği bir olgudur.

Bir çalışan adaletsizliğe uğradığını düşünür ise yetersiz hissetme, çaresizlik, gerginlik, mutsuzluk, hayal kırıklığı gibi birçok olumsuz duyguyla baş etmek zorunda kalacaktır. Bu durum kişinin çalışma performansını düşürmekle kalmayıp çevresindeki insanlarla olan iletişimini de yaralar. Bunların önüne geçmek için aradaki güven köprüsünü korumak ve yeri geldiğinde bu konuda geri dönüşler alarak memnuniyetin korunduğundan emin olmak oldukça önemlidir.

İş ortamında karar vericiler kendilerine verilen yetkilerin etkisine kapılarak “ben yaptım oldu” zihniyetiyle karar almaya başlarlarsa işyerinde motivasyon düşüklüğü yaşanacak ve bundan sonra gelecek bütün problemlerin altında yatan temel sebeplerden biri bu zihniyet olacaktır. Adalet terazisi bir tarafta ağır basan bir işletmenin geleceği hakkında pek olumlu yorum yapılamayacaktır. Çalışanlar bu adaletsizliğin farkına vardıklarında yaşayacakları olumsuz duygular motivasyonu düşürecek, çalışanlar arası çatışmalara sebebiyet vererek uzun vadede işyerinde çözülmesi oldukça zor problemlerin temelini oluşturacaktır.

Yöneticiler belirlenen ilkelere uygun hareket etmeli ve kim için olursa olsun taviz vermemelidir. Hak edeni hakkından mahrum etmemek, teşviklendirmek, kısacası gereğine uygun davranmak bu ilkelerin işleyişinde kritik noktadır. Adalet için çizilen çizgi ise tam olarak burada başlar. Çalışanı takdir edip yeterince çalışmayan rencide olmasın diye yokmuş gibi davranmak yöneticiliğin adil olduğunu göstermez. Çalışmayanı gerekli şekilde çalışmaya teşvik etmek, işyerinde çıkan herhangi bir karmaşada anında müdahale ederek eşitsizlik önüne geçenleri tespit edebilmek, adam kayırma ve grupçuluğa izin vermemek, gerektiği yerde ceza ve ödüllendirmeyi uygulamak gösterir yöneticiliğin ne kadar adil olduğunu.

Sonuç olarak adalet, toplumun en küçük kurumu olan aileden tutun da iş hayatına kadar her alanda korunmalıdır. Otorite gücünün kendisini kör etmesine izin vermeyen yöneticiler hak ve hukuk arayışında bizi ileri taşıması gereken yöneticilerdir. Burada karar vericiler ve yöneticilere çok fazla iş düşüyormuş gibi görünse de kurumun her bir ferdine “adaletsizlik karşısında susmamak” ve “hakkını arama” görevi düşmektedir. Adaletin sağlanamadığı durumlarda susan ve hakkını aramayan her kişi adaletsizliğe katkı sağlıyor demektir. Bu adaletsizlik insanlar sesini çıkarmadıkça zaman içerisinde daha büyük boyutlara gelecek ve insanlar konuşmaktan korkar hale gelecektir. Bu kısır döngüyü kırmak için üstümüze düşen görevi yapmalı, adaleti yöneticilerin tekelinde olan bir olgu olarak nitelendirmemeliyiz. Manipüle edilmeye, haklarımızın çiğnenmesine, kültürel arka planımız gibi kontrol edemediğimiz etkenler sebebiyle farklı muamele görmeye karşı dimdik ayakta durmalıyız. Adaletsizlik karşısında sesimizi duyurmalı, her bir birey için eşit fırsatlar yaratılana kadar mücadelemize devam etmeliyiz.